Blog

Sevgilerde – Behçet Necatigil Tahlili

Behçet Necatigil (1916-1979) Cumhuriyet Dönemi’nde şiir dünyamıza büyük katkıları olan bir şairimizdir. Şiir serüvenine ilk olarak Garip Akımında başlamış ve sonraları halk edebiyatı, divan şiiri, Batı şiirinin özütleriyle harmanlayan ve nihayetinde bu harmandan bize enfes şiirler sunmuştur. Şiirlerinde kendine has bir üslubu ve dili çok özenli bir şekilde kullanarak aklımızda anlam derinliği oldukça geniş bir dünya oluşturmaktadır.

Sevgi, aşk ve yaşamı zaman nehrinde sürüklenirken tutunacak birer dal gibi gören şairimiz, yaşamın anlık kesitlerini kendi membaından süzdüğü duygularla okuyucusunun kalbine ulaşan eserler ortaya koymaktadır. “Sevgilerde” adlı eserinde şairimizin şiirleri arasından özenle seçip derlediği şiirleri bize çok farklı lezzetlerden enfes bir çeşni sunmaktadır. Bu şairimizi anlamak için sadece yöntemsel bir yaklaşım asla yeterli olmayacaktır. Aynı zamanda onu hissetmek, duymak, yaşamak gerekir. Bu yazımda “Sevgilerde (1976)” adlı eserinde şairimizi ve eserini incelemeye çalışacağım.

1976 yılında yayınlanan bu şiir derlemesi adeta özenle seçilip toplanmış bir buket çiçeği andıran bir lezzet barındırmaktadır. Her bir çiçekte ayrı bir koku ayrı bir ahenk bulunmaktadır. Aynı zamanda her birinin ifade ettiği anlam, şairi ve şiirlerini anlamaya yönelik apayrı bakış açıları bulundurmaktadır. Şiirleri tek tek ele aldığımız da dönemin edebiyat anlayışını, şairin yaşadığı döneme bakış açısını, yaşadığı dönemin özelliklerini teker teker görebilmekteyiz. Aslında şair bize bu bir demet çiçeği sunarken bize tattırdığı lezzetin yanında adeta yaşadığı dönemi özetleyen ve bir ayna görevi görerek şairin bulunduğu yılları bize yansıtan bir özüt sunmaktadır. Her sanatçı döneminin aynasıdır. Çoğu sanatçı salt olarak sanat yönüyle eserlerini ortaya koymaya çalışsa da bulunduğu dönemin izleri her zaman eserinde çizikler barındırır. Behçet Necatigil ise çeşitli akımlar arasında gidip gelmeler yaşasa da yola başladığı noktadan bitirdiği noktaya kadar her zaman anlaşılmak, okunmak, anlattığı şeyleri belirgin hale getirmeye çalışmıştır. Adeta kapısının çalınmasını bekleyen yalınız bir adam gibi kendi iç dünyasından dışarıya bu eserleri eleğinden geçirerek sızdırmıştır. Ama etkilendiği edebiyat akımları olsun ve özellikle şairin kendi özgünlüğünü koruma çabası olsun bu etkenler şairimizi kapalı anlatımdan bir türlü kurtaramamıştır. Biz ne kadar bu eserleri okurken rahat ve bir seferde anlaşılan bir anlatım beklesek de her zaman anlam derinliği olan, yoğun ve neredeyse bilmece düzeyinde bir dille karşılaşmaktayız. Ama bu eserleri okurken yılmayan okurlar için labirentin sonunda büyük bir hazine yatmaktadır.

İnsanlar varoluşlarından bu yana geçirdikleri zaman diliminde her zaman toplumsal birer birey olup yaşanan çağlara göre toplum ve birey etkileşimi arasında sürekli değişen bir denge mevcuttur. Şairimiz yaşadığı dönemde modern hayatın hakim olduğu şehirlerde bulunmuştur ve bunun sonucunda modernizmin hakim olduğu bir atmosferde birey ve toplum arasındaki ilişkiyi gözlemlemiştir. Bu gözlemlerinin sonucunda oluşan düşüncelerini şiirleriyle bize aktarmaya çalışmaktadır. Şairimiz sevgiyi insan varlığının yegane içsel eylemi olarak görmektedir. Sevgi eylemi insanın ve toplumun bilincinde kendini sürekli tekrarlayarak çağlar boyu süregelmektedir. Bu süreçte toplumun geçirdiği her değişimde ve gelişimde çeşitli desteklemelere ve aynı zamanda saldırılara maruz kalmaktadır.

“Sevgileri yarınlara bıraktınız

Çekingen, tutuk, saygılı.”

Bu dizelere göre şairimiz, sevgilerin yarına bırakılmasının sebebi olarak insanların çekingen, tutuk ve saygılı olmasını düşünmektedir. İşte bu noktada şairimiz, modern hayatın etkisiyle şekillenen toplumun, bireyleri daha çok yalnızlığa itmesiyle ve bu yalnız yaşam doğrultusunda gelişen bu karakteristik özelliklerle sevgiyi erteleme, sevgiden uzaklaşma durumunu bağdaştırmaktadır. Toplumun insan üzerinde bulunan gizli baskısını ve modernleşen toplumlarda maddelerin insanları kuşatması sonucunda, bireyin ve toplumun doğasında bulunan sevme eyleminin nasıl körelip yok olduğunu gözler önüne sermektedir.

Sevgi, sevmek bütün kainata karşı insanın içinde bulunan karşılıksız yegane duygu ve eylemdir. Bu eylem bir ana sığdırılabilecek boyutta değildir. Asırlar boyu insanın içinde yaşattığı ve yeşerttiği her zaman genç kalan çağlar ötesi bir fidan gibidir.

Behçet Necatigil’in de belirttiği gibi:

“Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.

Yılların telaşlarda bu kadar çabuk

Geçeceği aklınıza gelmezdi.”

İnsan yaşarken zamanın nasıl geçtiğini anlamaz. Bunu nedeni insanın yaşadığı ana kayıtsız ve bilinçsiz bir şekilde bağlanmasıdır. Zamanın dur durak bilmeksizin akması insanın hayata bağlandığı sırada bunu algılayamaması ve her zaman geçtikçe kum saatindeki kumlar son demine kadar azaldığı vakit insanın içinde biriken duygular ve bu duyguları ifade etmesi için artık zamanın kalmadığının fakına varmak ise insanı talaşa düşürür. Şair işte bu zaman içinde kaybolan ve hapsolan duygulardan özellikle sevgi duygusunun zaman algısı içinde sönük kalmasından yakınmaktadır.

Şairimizin dizelerinde zaman algısı, benlik duygusu ve varoluş çatışması çokça yer almaktadır.

“Her ben, dolaylı bir şekilde seni anlatış, bir senden yakınıştır.

Çünkü benim yerim seninle onun arasındadır.

Ve o değildir bana yakın olan, sensin.

Ben ben olsan dilbilgisi kitaplarındaki tekil şahıs zamirleri şu

Sıraya göre düzenlerdim.

Sen, ben, o!

Başta sen gelir, çünkü ben diye bir şey yok sen olmadıkça.

Her ben, ben’liğini sen’le anlar…”

Bu dizelerden anlaşıldığı üzere şairimiz varoluşunu benliğini “sen” diye tanımladığı bir sevgiliye adamıştır. Burada aslı belirtilen benliğin odaklandığı nokta varlık olarak “sen” şahsı değil de asıl kastedilen sevginin odak noktasıdır. Yani şairimiz bize bir sevgi odağı tanımlamakta ve insan olarak varoluşunu bu sevgi odağına karşı oluşturduğu sevgiye bağlamaktadır. İnsan sevdikçe var olur ve bu varlığın yegane temeli sevgidir. Sevginin olmadığı, sevgi eyleminin gerçekleştirilemediği bir ortamda insan var olmamış sayılır. İnsan benliği artık bir hiçtir bu noktada. Eğer toplum veya hayat koşulları insanı yalnızlığa iterse insan benliği yok olur bir anda. Yalnızlık ifadesi aslında birçok şeyi ifade eder. Yalnızlığın olduğu yerde insan yalnızlaştığında artık onun için sevgi eylemini gerçekleştirebileceği bir ortam kalmamıştır. Bundan sonrası için yalnızlık duygusunun yanında ancak özlem duygusu barınabilir. Sevgiye yer yoktur. Yalnızlık zaten insanın sevdiği şeylerden uzaklaşması onlardan koparılmasıdır. Yalnız kalan bireyin benliği sanki hiç var olmamışçasına, sevgiden yoksun harap ve bitap haldedir. Bireyi yalnızlaştıran aslında toplumdur çoğu noktada. Onu birçok noktada kültüründen, insanlarından ve süregelen hayatından uzaklaştıran bireyleri tek tek kalıplara sokmaya çalışan ve kalıplara gömülen birbirinden uzaklaşan bireylerin de yalnızlığa esir düştüğü bir dünya oluşturan toplum. Şairin döneminde, modern hayatın etkisinde kalan ve bireyleri yalnızlığa iten toplum işte aynen böyle bir toplumdu. Eserlerinde bize anlattığı adam sevgiden uzak, yalnız ve benliği bir hiç olan adam… İnsanlar birbirine yabancı, insanlar kendine yabancı, insanlar insan olmaya yabancı bir dünya hayal edin. İnsani ilişkilerin ve insanlar arasında artık o sevgi bağlarının iletişim köprülerinin olmadığı bir dünya. İşte şairimizin bize şiirlerinde anlattığı dünya adeta böyle bir dünya.

Behçet Necatigil’in edebiyat hayatına baktığımızda üç ana kaynaktan beslendiğini söyleyebiliriz. Bunlardan birincisi, şairin küçük yaştan itibaren ilgi duyduğu, masallarla ve efsanelerle dolu Türk Halk edebiyatı, ikincisi; Türk Divan Edebiyatı ve üçüncüsü özellikle mitolojik kavramlarla dolu olan Batı Edebiyatı’dır. Şairimiz özellikle mitolojik unsurları eserlerinde kullanırken Batı Edebiyatından faydalanmıştır. Mitolojiyi ve mitolojik unsurları daha çok şiirlerine daha derin anlamlar ve yoğunluk katabilmek için kullanmıştır. Bu kullandığı unsurlar ise beraberinde şiirlerine “kapalılık” ve “anlaşılmazlık” kavramlarını beraberinde getirmiştir.

“Vurur yolda giderken

Ve durgun en şen sofralar bile

Tantalos’un dalalrı gibi gece yarısı

Çekilir geriye uykular…”

“Sahipsiz Gölge” adlı şiirinden alınan bir parçada görüldüğü gibi kullandığı “Tantalos” ifadesi mitolojinin en tanınmış kahramanlarından biridir. Mitoloji şairimize göre şiiri besler ve şiir için vazgeçilmez bir kaynaktır. Şaire göre Doğu mitolojisi de en az Batı mitolojisi kadar parlak ve zengindir. Ancak her nedense diğer şairlerimizde olduğu gibi kendisi de Doğu mitolojisine fazla yönelmemekte daha çok Batı mitolojisi üzerine yoğunlaşmaktadır.

Birçok eleştirmen tarafından “evler şairi” olarak nitelendirilen şairimiz şiirlerinde ev metaforunu çokça kullanmaktadır. Necatigil’in şiirinin temel mekanı olan ev, bir sıkıntı ya da mutluluk mekanı olarak şiirde olumlu ya da olumsuz anlamlarıyla birlikte kullanılmıştır. Evin bu değişen hali göz önüne alındığında ev; “içerisi-dışarısı” ya da “sokak-ev” karşıtlığıyla algılanabilir. Şiirlerde evin değişen anlamları “iç-ev” ve “dış-ev” olmak üzere “iç içe geçmiş iki mekan olarak ev” şeklinde kavramsallaştırılabilir. Mekana ait “kapı”, “pencere” gibi nesnelerin şiirdeki kullanımlarıyla “ışık”, “gece” gibi metaforların dönüşümü bu ev kavramını bize yansıtmaktadır. Şiirlerinde “iç-ev” kavramıyla aile, geçmiş, hatta şairin yalnızlığı imgelenirken; “dış-ev” kavramında ise çevre, dış dünya gündelik yaşamı kuşatan güçlükler, bu güçlüklerin bireye dayattığı zorluklar ve ailenin bireyin özgürleşmesine engel olması imgelenmektedir.

“Evlerden, çocuklardan, sevgililerden

Uzaklaşmak – den hep, yaşamak bir – den

Deler graniti nem unufak tünel

İşler yaş”

Dizelerinde yukarıda bahsettiğimiz kavramlar oldukça güzel görünmektedir. Şiirlerinde modern hayatın bireyi tam olarak “kendin“ evde hissedememe” duygusuna ittiğini ve gündelik yaşamdaki bu bölünmüşlüğü çokça yansıtmaktadır.

Şu ana kadar şairimizi sevmek, sevgi kavramlarıyla tanımlayabiliriz. Onun hayatı ve şiirleri her zaman sevgi üzerine kurulu varlığı sevgiye adanmış benliktir. Sevgi çeşitli varlıklar etrafında odaklanabilir. Bu odaklardan en muazzamlardan birisi de doğadır ve doğa sevgisidir. Doğanın temsil ettiği birçok şey vardır. Bunlardan en önemlisi doğallıktır, güzelliktir ve doğal olarak her şeyin mükemmel bir uyum ve düzen içinde olmasıdır. Doğa sevgisi insan ruhunu huzura ve güvene ulaştırır. Doğayı sevmek bu dünyada insan için en huzur verici ve rahatlatıcı sevgi odaklarından biridir.

“Eksikti tamken bile hepsi bu kadardı

Dumandı, dağılır, çiçekti solardı

Uçuşurken üflenmiş şeytan arabaları

Anladılar, duruldular, doğruldular

Az önceki incir yapraklarını

Aradılar, buldular, tutundular.”

Dizelerinde anlatılan olay aslında doğa sevgisi barındıran bir insanın modernizmin yaverleri ve doğa arasındaki var olma savaşına taraf tutmasıdır. İşte bireyi ve toplumu yalnızlaştıran elindeki her şeyi çekip alan modern hayat şimdi de doğanın peşindedir. Birbirinden güzel çiçekleri, hayvanları, ağaçları kısaca doğa adına güzel olan şeyleri tek tek öldürmektedir artık. Sevgi duyulan doğa artık özlemle anılacaktır zamanla. İşte sevgi adına harekete geçme zamanıdır, olayı anlamak, durulmak ve doğrulmak zamanıdır. Durmaksızın akan zaman nehrinde tutunacak bir dal bulmak adına doğayı korumak zamanıdır.

Şairimiz ve eserleri adına bu bağlamda daha birçok şey söylenebilir. Hayatını ve iç dünyasını bizlere bu ufak bukette sunan şairimiz gerek kullandığı derin ve anlamalı üslubuyla gerekse özgünlüğüyle gerçekten bir başyapıt ortaya koymuştur. Şairimizin çalışmaları neticesinde o dönemde insan ve sevgi arasındaki ilişkiyi anlamak adına yazılan en güzel eserlerden birini ortaya çıkarmış ve bu derlemede bizlere güzelce sunmuştur.

Please follow and like us:

You may also like...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *